13 Kasım 2018 09:40          Ana Sayfa Ana Sayfa    Fotoğraf Galeri Foto Galeri    Video Galeri Video Galeri    Video Galeri RSS    Ä°letişim    Künye    Sitene Ekle         
 
Osmanlı'ya Dair... / Aziz Yi�it - Mardindosthaber
Osmanlı'ya Dair...
Aziz Yi�it /
 
01 Ocak 2006 Pazar Saat 03:33
Giriş
Hoşgörü, kelime olarak “görmezden gelme” bir kabahatliye karşı şiddet göstermeyip vazgeçiverme manalarına gelir. Hoşgörü, müsamaha veya tolerans diye de ifade edilebilir. Sadece fikirde kalmayıp fiiliyata dönüştürüldüğü ve tatbik edildiği zaman insanlar arasında sevgi ve bağlılık meydana getiren hoşgörü, İslam’ın önemli prensiplerinden biridir.
Kuran’ı Kerim’in “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Ve onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ise onunla yap!” ve “Dinde zorlama yoktur” ayetleri İslam’ın başka din, sistem ve anlayışlara sahip olan insanlara bakış açısını ortaya koymaktadır. İslam herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Müslüman devletlerin idaresi altında ki gayrimüslimlerin müreffeh bir hayat yaşamaları ve inançlarına göre ibadet etmeleri ancak İslam’ın bu hoşgörü anlayışıyla mümkün olmuştur. Bu İslami anlayış aynen Osmanlı Devletinde de uygulanmış ve 600 yılı aşkın tarihinde Osmanlı Devleti, çeşitli din ve sosyal gurupların yan yana yaşamaları konusunda tarihi bir örnek durumda olmuştur. Osmanlıdaki hoşgörü, salt ve etik bir kavram değil daha çok hukuki bir terimdir. Osmanlı farklılıklara müsamahalı ise ve hakları güvence altına almışsa, hoşgörü için hukuki bir koruma ve çerçeve var demektir. Hoşgörü denilince iki şey anlaşılabilir. Birincisi, ayrımın olmaması; ikincisi ise zulüm ve zorlamanın yapılmamasıdır. Osmanlı Devletinin hoşgörü anlayışı da İslam Hukuku çerçevesinde ve bu iki tanımı kapsamaktadır.
Osmanlı Devletinde; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler yan yana ibadet etme ve kendi kültürel kimliklerini zenginleştirme imkânı bulabildiler. Her toplumun farklı hukuki gelenek ve inançlarına saygı duyuldu. Ve bunlara uygulama imkânı, sağlandı. Çok çeşitli dil ve lehçelerin serbestçe gelişmesine ve konuşulup yazılmasına izin verildi. Gerçekten de Osmanlı Devleti çağdaşları arasında başka dinlere mensup olanlara en müsamahalı davranan devlet olmuştur. Biz de Osmanlı Hoşgörüsünü millet sistemi çerçevesinde anlatmaya çalışacağız.
 Osmanlı Devletinde Millet sistemi
İslam Hukukuna göre Halkı Müslüman olamayan bir şehir fethedilince “zimmet akdi” denilen bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmayı yapılan gayrimüslimlere zimmî denilir. Bu anlaşmayla hakları garanti altına alınmış olan gayrimüslimler birçok konuda Müslümanlarla eşit hale gelir ve Müslümanlar gibi bütün İslam Hukukunun önemli bir bölümünü teşkil eden ve ilk uygulamaları Hz. Peygamber döneminde yapılan zimmet akdine göre Müslüman idareciler, cizye ödemeyi kabul eden zimmîlerin can ve mal güvenliklerini sağlamak zorundadırlar.
Müslümanların Zimmîlere zulmetme hakları yoktur. Nitekim Peygamber Hz. Muhammet bir hadisinde, bir zimmîye zulmeden, gücünün üzerinde yük yükleyen ve isteği dışında ondan zorla bir şey alan kişiye kıyamet gününde bizzat kendisinin düşman olacağını belirtmiştir.
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren gayrimüslimlere ecdadından miras aldığı adalet ve şefkatle davranmıştır. Osmanlı fethettiği topraklarda asla yeli halka zulmetmemiş ve zorla İslamlaştırma faaliyetine girişmemiştir. Osmanlı sadece fethettiği topraklardaki halka zulmetmediği gibi dünyada zulüm gören gayrimüslimleri de Osmanlı topraklarına davet etmiştir. Bunun örneğini Yahudiler dünyanın çeşitli yerlerin de zulüm görürken Osmanlı Padişahları zulüm gören Yahudileri Osmanlı Ülkesine davet etmiş, Yahudiler de Osmanlı’da rahat ve hoşgörü içinde yaşamış ve Osmanlı devleti içinde özellikle ticarette ve saray içinde önemli görevlerde bulunmuşlardır.
İstanbul’un fethinden önce Osmanlı Devletinde gayrimüslimlere, İslam Hukukuna göre muamele edilmiştir. İstanbul’un Fethinden sonra ise İslam Hukuku açısından bir değişiklik yapılmamakla birlikte biraz daha farklı bir uygulamaya gidilerek “millet sistemi” oluşturulmuştur. “Osmanlı  Devleti altında 20 farklı etnik gurup meydana gelmiş ve devletin hakimiyeti altındaki hakim olan milletler Rumlar, Ermeniler, Yahudilerdir.
Ve Osmanlı topraklarındaki gayrimüslimlerin durumlarını anlayabilmek için, öncelikle Osmanlı’nın onlara uyguladığı politika iyi ve Müslüman halkın gayrimüslimlere bakışını tahlil etmek gerekir. Osmanlı yönetim anlayışı içinde bu unsurların her birine ‘millet’ dendiği gibi oluşturulan sisteme de ‘millet sistemi’ adı verilmiştir. Osmanlı millet sisteminin en temel özelliği; farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkânı tanımasıydı. Dolayısıyla Osmanlı idaresi altındaki her millet başlarındaki patrik, hahambaşı ve metropolitleri ile kendi dinî ve sosyal işlerinde hür muhtar bir şekilde yaşamıştır.
İstanbul’un Ortodokslar tarafından alınmasıyla, Fatih Sultan Mehmet, daha önce dağılmak üzere olan   Ortodoks kilisesini yeniden canlandırmak amacıyla Rumlardan, patriklik makamına yeni bir patrik seçmelerini istedi. Bunun üzerine Rumlar kendi kurallarına göre Geoorgios Seholarios’u “Gennadios” ünvanıyla Patrik olarak seçtikleri Fatih Sultan Mehmet, bu seçimi onayladı ve cemaat haklarını içeren bir de ferman verdi. Ayrıca ülkenin diğer yerlerindeki Ortodoksların idaresi de İstanbul’da ki Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağlandı. Ortodokslar kendilerine tanınan haklar dolayısıyla memnundular. 1461 yılında ayrı bir millet olarak kabul edilen Ermeniler için bir patrikhane kurulmuş ve söz konusu millete patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim, tayin edilmiştir. Aynı haklar Ermeni Patrikhanesine de tanınmıştır. Rumlar ve Ermenilerden sonra millet olarak tanınan üçüncü gurup ise Yahudilerdir. Fetihten sonra Yahudilere hahambaşı olarak Meşe Kapsali tayin edildi. Ve kendisine Cemaatini idare etme yetkisi verildi.
Fatih İstanbul’un fethini takiben Rumları, ardından da Ermenileri özerk cemaatler hâlinde bir araya getirmiş, başlarına da bizzat kendisi patrik tayin etmiş ve onlara geniş hak ve hürriyetler tanımıştır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki kiliselerin bir kısmını ve bütün din mensuplarını ibadet ve geleneklerinde serbest bırakması millet sisteminin en önemli esasını teşkil eder.
Büyük âlim ve hukukçu Şeyhülislâm Ebussuud Efendi de, din hürriyetini fetvasında özellikle ifade etmiştir. Macar Kralı’nın “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım.” demesine karşılık Fatih’in Sırp Kralı Brankoviç’e, “Eğer devletime itaat ederseniz, her caminin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” demesi onu inanç hürriyetine nasıl baktığını gösteren dikkate değer bir misâldir. Bu sözler üzerine Sırp Kralı, Hristiyan Macaristan yerine Müslüman Osmanlı Devleti’ne itaat ederek, bu idare felsefesinin üstünlüğünü takdir etmiştir.6
Sultan Fatih’in Galata Zimmîlerine verdiği ahitname, beş yüz elli küsur yıl önce farklı din ve millet mensuplarına tanınan Osmanlı hak ve hürriyetlerini gözler önüne sermektedir:
Kuruluşundan beri Osmanlı Devletinin gayrimüslimlere, İslam Hukukunun sınırları için de muamele ettiği ve topluluklarında barındırdığı gayrimüslimlere verdikleri haklar bakımından muasırı devletler içerisinde en iyiler arasında yer almıştır.
İslam Hukukunda gayrimüslimler İslam Hukukunun yanında örfi hukukta uygulamışlardır. Osmanlı Devleti gayrimüslimleri, kendi aile hukukunu ilgilendiren meselelerde kendi dini hükümlerine bağlı idiler. Millet sistemi çerçevesinde, evlenme, boşanma, miras ve vasiyet gibi meselelerde kendi dini hükümlerine göre çözümlemişlerdir. Bununla birlikte kendileri istemeleri halinde Osmanlı Mahkemelerine başvurma hakları vardı. Bu olayları şer’iye sicillerinde binlerce örneğini görmekteyiz.
Osmanlı Devleti’nin dinleriyle ilgili meseleler cemaat reislerine bırakılmıştır. Ayinlerin düzenlenmesi, din adamların seçilmesi ve azledilmesi, mabetlerin gelir ve giderleri çocukların eğitim ve öğretim gibi konular gayrimüslimlerin iç işlerinden kabul edilerek bunlarla ilgili uygulama ve düzenleme yetkisi patrik ve metropolitlere verilmiştir. Eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin değiştirilmemesi şartıyla tamir edilmelerine imkan verilmiştir.
Millet Sistemiyle birlikte gayrimüslimler cemaat olarak kimliklerini devam ettirme imkanı bulmuşlardır.
 Din ve İbadet Hürriyeti
Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti başlangıçtan itibaren gayrimüslimlerin ibadet ve ayin hürriyetlerine büyük önem vermiştir. Bütün gayrimüslim unsurlar, kendi mezheplerine göre dini ibadet ve ayinlerini tam bir serbestlik ve hoşgörü içinde yapabiliyorlardı. Statüleri fermanlarla belirlenen ibadet yerlerinin bütünüyle dokunulmazlığı vardı. Devlet bu ibadet yerlerinin idaresi ile ilgili cemaatlerin idarecisine kesinlikle karışmamış, ibadet yerlerinin idaresi ilgili cemaatlerin yönetim teşkilatlarına bırakılmıştır.
Gayrimüslim toplulukların kendilerine mahsus kilise, manastır, havra ve diğer ibadet yerleri ile kendilerine mahsus mezarlıkları vardı. Kiliselere ve kiliselere ait vakıf arazilere kimse karışamazdı. Dini liderlere verilen bütün tayin beratlarında bu konu özelikle belirtilmiştir. Dinlerini değiştirme konusunda hiçbir şekilde baskıya maruz kalmamışlardır. Örneğin; Halil İnalcık’a göre XV. Asırda Osmanlı Devletinin İslamlaştırma politikası gütmediğini ifade etmektedir. Devlet dolaylı yollarla dahi Osmanlı Ordusunda ki sipahileri Müslüman olmaya teşvik etmemiştir. Gayrimüslimlerin ibadet yerlerine yapılan saldırılar devlet tarafından daima engellenmiş ve suçluları cezalandırmışlardır. Bu işlem yapılırken suçlular Müslim, gayrimüslim diye ayrılmamıştır.  Yani kilise ve havralar sürekli olarak devletin güvencesi altında bulunmuştur.
Gayrimüslimlerin ibadet hürriyetleri ve mezhep imtiyazları Tanzimat ve Islahat Fermanların da korunmuş; 1876 da Kanun-i Esasi’nin 11. Maddesinde, devletin resmi dininin İslam dini olduğu belirtildikten sonra Osmanlı Devletinde tanınmış “bütün dinler” için, kamu düzenine ve adaba aykırı olmamak şartıyla, serbest ibadet hakkı verilmiştir, çeşitli dini cemaatlerin, kiliselerin, bahşedilmiş bulunan imtiyazları teyit edilmiştir. Anayasa’nın 1909’da yapılan değişiklikle de haklar genişletilerek aynen muhafaza edilmiştir.
Gayrimüslimler Çağına göre en ileri düzeyde “din hürriyeti sağlayan” ve bu konularla güvence altına alınan Osmanlı Devleti’nde klasik çağda yeni ibadethane yapımı ve mevcutların onarımı ile ilgili bazı kısıtlamalara gidilmişti.  Kilise ve havraların iç teşkilatını karşılamamakla birlikte, İslam’daki zimmî hukukuna uygun olarak, yeni ibadethanelerin inşası yasak edilmiş ve mevcutların onarımı izne bağlanmıştır. İzinli olarak onarılan ibadethaneler de, yeni eklemeler ve değişiklikler yapılmaması dikkat edilen bir konuydu.  Fakat özellikle yeni kilise ve havra yapılması yasağının çeşitli iç ve dış etkilerle XVIII. Yüzyıldan itibaren kalktığı, devletin yeni ibadethane yapılmasına izin verdiği görülmektedir. XX. Yüzyıl başlarında artık bütün gayrimüslimler, hem yeni ibadethane, hastahane, okul vb. binalar inşa edilmekte, hem de mevcut binaları eski bünyelerine çeşitli ekler ve değişiklikler yaparak onarabilmekteydiler.
Görüldüğü gibi, Osmanlı devleti Gayrimüslimlere geniş bir ibadet hürriyeti tanımış, bu unsurlar nufusları oranında yeteri kadar kilise, manastır, havra ve sinagoglara sahip olmuşlardır. Yıllara göre mevcut dini yapı sayıları karşılaştırıldığında bu durum açık olarak ortaya çıkmaktadır. 1885 yılında Rumların mabet sayısı 60 iken, Ermeniler 38 mabede sahip iken Yahudiler ise 36 havraya sahip bulunuyorlardı. Bu nüfusun oranına göre değişmektedir. Yani gayrimüslimlere yeteri kadar ibadet edecek mabedi bulunmaktadır. Buradan da anlıyoruz ki Osmanlı Devleti Müslüman, gayrimüslim ayrımı yapmaksızın ibadet ve ibadethanelerini yapmaları için gerekli imkânlar hazırlamıştır.
Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlere başlangıçtan itibaren İslam Hukuku çerçevesin de haklar verilmiştir. Zira İslam Hukukun da mevcut müsamaha ve himaye prensipleri Osmanlı Devletinin idaresinin temelini oluşturmuştur. Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenlikleri devletin ellerine teslim edilmiştir.
Osmanlı Devletin de zimmîlerin durumunu göstermesi bakımından bu topraklarda yaşayan Yahudilerin diğer Hıristiyan ülkelerde ki ırktaşlarına  yazdıkları mektuplar da Osmanlı Devletin de ki yaşadıkları huzuru açıkça göstermektedir. Osmanlı Devleti Avrupada zulüm gören Yahudileri Osmanlı Devletine davet etmiş ve Osmanlı topraklarına gelen Yahudileri  huzur için de yaşatmıştır.
Osmanlı toplumunda zimmîlerin zorla Müslümanlaştırılması yasaktı. Bilindiği gibi “dinde zorlama yoktur” ayeti İslam dininin önemli prensiplerinden birisidir. Buna göre hiç kimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılamaz. Bununla birlikte kendi rızasıyla Müslüman olan birinin önünde de hiçbir engel yoktur. İslam Hukuku’nun uygulandığı Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlerin bir devlet politikası olarak zorla Müslümanlaştırılması söz konusu olmamıştır. Gayrimüslimlerin Müslüman olması yönünde eğer planlı bir baskı uygulanmış olsaydı, hiç şüphesiz Osmanlı hâkimiyetindeki yerlerde yaşayan zimmîlerin büyük çoğunluğu ihtida etmiş olurdu.
İnançlarına dokunulmayan gayrimüslimlerin, ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında kilise ve havraların da toplum olarak ve gerekse evlerin de bireysel olarak rahat bir şekilde ibadet etme haklarına sahiptiler. Din adamlarına verilen beratların tamamın da zimmîlerin ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, yönetici ve halk tabakasından hiç kimseye ibadetleri konusunda müdahale etmemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Ayrıca devlet gayrimüslimlerin rahatça ibadet etmeleri için gerekli güvenlik önlemlerini almıştır.
 Eğitim ve Öğretim Hürriyeti
Osmanlı devletinde ki gayrimüslimler, diğer alanlarda kendilerine tanınan ayrıcalıklara ve sosyo-ekonomik statüye uygun olarak kendi dini kuruluşları, hastaneleri  ve darülacezelerin yanın da okullarını da kurmuşlar, ve eğitimlerini dini ve kültürel teşkilatlarına bağlı olarak, kendi dillerin de devlet denetimi olmadan sürdürmüşlerdir.
Osmanlı devleti diğer bazı alanlarda olduğu gibi, eğitim sahasında da gayrimüslimleri serbest bırakmıştır. Devlet önceleri, eğitim, din ve mezhep imtiyazlarının bir parçası olarak kabül etmiştir. Gayrimüslim milletler, mabetlerini nasıl kendileri idare ediyorlarsa, mekteplerini de kendi cemaat teşkilatları vasıtasıyla kurup işletmekteydiler. Her cemaatin kilise, havra ve benzeri mabetlerin yanın da bunlara bağlı birer mektebi vardı. Her kilise ruhani reislerin denetimi ve gözetimi  altın da  gerçek bir eğitim kurumu halin da hizmet görüyorlardı.
Gayrimüslim milletlerin idare ettikleri okullar, tamamen müstakil bir niteliğe sahipti. Gayrimüslimler bu cemaat okullarında milli dillerinde eğitim yapmakta ve ders programlarını diledikleri gibi düzenlemekteydiler. Devlet bu okulları, önceleri hiç denetlememiş ya da denetlemeye lüzum görmemiştir. Gayrimüslimler, din ve mezhep esasın da olduğu gibi eğitim alanında da özerk bir statü için de hareket edebilme imkânına sahip kılınmışlardır. Cemaat okulları, zamanla gayrimüslimlerin, din ve mezhep sahasın da olduğu gibi eğitim alanında da, özerk bir statü için de hareket edebilme imkânına sahip kılınmışlardır. Cemaat okulları zamanla Gayrimüslimlerin kendi tarih ve kültürlerinin öğretildikleri, bağımsızlık fikirlerinin aşılandığı ve hatta milli istikballeri uğrun da, yabancı devletlerin siyasetlerine alet oldukları kurumlar haline gelmişlerdir. Özellikle Rumlar XVIII. Yüzyılın sonlarından itibaren, Sakız, İzmir, Selanik, Atina gibi şehirler de açtıkları okullar da, çocuklarını Avrupa tarzında yetiştirmeyi kendi tarih ve kültürlerini öğreterek bağımsızlık düşüncelerini geliştirmeye gayret etmişlerdir. Nitekim bir taraftan kilise diğer taraftan da Rum mektepleri, 1821 Yunan İsyanının hazırlanmasın da önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Devlet cemaat okullarının eğitim programlarını, en azından siyasi konular bakımından denetleyebiliyorlardı. Ne yazık ki devlet o zaman denetim işini yapacak yeterli dil bilen elemana sahip olmadığı için, bunu gerçekleştirememiştir.
 Giyim, Mesken ve Davranış Hukuku
Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemin de Gayrimüslimlerin giyimine devlet veya sultanlar tarafından pek müdahale edilmediği meslek ve davranış bulundukları genellikle kaynaklarda belirtilmektedir.  Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı devleti içinde bu durum geçerlidir. Nitekim yükselme dönemine kadar bu konuyla ilgili bir sınırlandırma olmamıştır. Osmanlı tarihin de giyim, mesken ve davranış kısıtlamasının en ağır olduğu dönem III. Murat zamanıdır. Kıyafet sınırlamasın da Müslim ve Gayrimüslim eşitliğinin var olduğu ileri sürülebilir. Çünkü yasaklama iki taraf için de geçerlidir.
Osmanlı İmparatorluğun da mesken meselesi Müslim ve Gayrimüslim açısından hemen hemen hiçbir dönem de önemli bir şikâyet konusu olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğun da yaşayan gayrimüslimlerin, Müslümanlarla ilişkileri sırasında aralarında herhangi bir davranış farkının varlığını gösterecek bir belgeye sahip değiliz. İmparatorlukta yaşayan topluluklarda Müslim ve gayrimüslim topluluklar arasında  ki ilişkilerde, Müslüman olmayan halkın lehine ve aleyhine bir yasak ve kısıtlama bulunmadığı açıktır.
Yapılan yüzlerce yeni kilisenin yanın da üç Osmanlı Padişahı’nın üç yeni Patrikhane açılmasına izin verdiği unutulmamalıdır.  1461 yılında Gregoryen Ermeni Patrikhanesi II. Mahmut tarafından, 1870 yılın da Bulgar Patrikhanesi Abdülaziz tarafından açılmasına izin verilmiş ve hatta yardım edilmiştir. Oysa Ermeniler de Bulgarlar da diğer bütün gayrimüslim milletler da 1.000 yıllık Hıristiyan-Bizans egemenliği sırasında böyle bir şey gerçekleştirememişlerdir.
 Gayrimüslim Tebaanın Yükümlülükleri
Kendilerine sağlanan bütün imkan ve haklara karşılık, gayrimüslim milletlerin en önemli yükümlülüğü, cizye adında bir vergi ile, sosyal ve siyaset alanında bazı yasaklara uymalarıydı.
Vergi Yükümlülükleri; Osmanlı Devletin de gayrimüslimlerin başta gelen yükümlülüğü, askerlik hizmetine karşılık olmak üzere “cizye” adında bir vergi ödemeleridir. Cizye Müslüman olmayan erkeklerin, askerlik çağına gelmiş olanlardan alınan vergidir. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, köleler, hastalar ve din görevlileri, bu vergiyi ödemekten muaftırlar.
Cizye “maktu” ve “kişi başına” olmak üzere iki çeşittir. Maktu Cizye, fetih zamanında sulh yoluyla karşılıklı olarak belirlenmekteydi. Kişi başına cizye (alerruüs) mükelleflerin mali durumu dikkate alınarak kişi başına konulmaktaydı.
Bu vergi kişilerin zenginliğine göre, yüksek, aşağı, ve ortak olmak üzere üç derece olmak üzere üç derece olarak düzenlenmiştir. Zenginler yüksek, orta halliler evsat, çalışabilme gücüne sahip olan fakirler ise edna, vergisini öderlerdi.
Gayrimüslimler, cizyenin yanın da bir de “haraç” adı altında vergi verirlerdi.  Cizye zekât ve askerlikten muaf olmanın karşılığı olarak kabul edilirse, haraç ta Müslümanların ödediği “çift resmi” ve “resmi dönüm” denilen toprak vergisinin karşılığı olarak ödenen vergidir. Diğer ödenen vergiler Müslümanlarla aynı eşit durumdadır. 1839 yılın da Tazimattan sonra vergilerde eşit alınmaktadır.
 Tazimattan Sonra Osmanlı Tebaasında Ve millet Sisteminde Meydana Gelen Değişiklikler
Başta da ifade ettiğimiz gibi, Osmanlı millet sistemi, gayrimüslimlerin, kiliseleri vasıtasıyla yönetilmeleri esasına dayanıyordu. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren ticaret, eğitim ve kültürde Hıristiyanların başarılı olmasıyla, Kilise dışında, yüzü Avrupa’ya dönük tüccarların ve modern mekteplerde okumuş eğitimli kesimin öncülüğünde, 1789 Fransız İhtilâlı’nın de tesiriyle milliyetçilik esasına dayanan fikrî cereyanlar ortaya çıktı. Bunun akabinde 1821 Mora İsyanı misalinde olduğu gibi kilisenin de bu tür cereyanları desteklemesiyle, kısa sürede Osmanlı coğrafyası ayrılıkçı isyanlarla çalkalanmaya başladı. İlk isyan Avrupa’ya en yakın Osmanlı toprağı olan Sırbistan’da patlak verdi. Ardından, uzaklık sırasına göre Yunan, Bulgar ve Arnavut isyanları baş gösterdi. Bunu daha sonra, Yanya, İşkodra, Selanik, Kırcaali, Silistre, Üsküp ve Bosna gibi neredeyse tamamı İslâm-Türk karakteriyle yoğrulmuş topraklarda Müslümanların maruz kaldığı korkunç katliamlar ve bu coğrafyanın elden çıkışı takip etti.
1876’da, Osmanlı toplumunu bütün unsurlarıyla birlikte bir parlamento vasıtasıyla yönetime katmak, bu vesileyle imparatorluğu tekrar o eski ihtişamına ve birliğine kavuşturmak için Meşrutiyet ilân edildi. Meclis-i Mebusân’ın açılış konuşmasında Sultan 2. Abdülhamit Han’ın da ifade ettiği gibi, Osmanlı Devleti, siyasî ve askerî olarak, son derece adaletli bir nizam kurmuş, ancak yönettiği kavimleri ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan ana gövdeye yani Müslüman-Türk unsuruna entegre edememiştir.
1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları’yla bu entegrasyon politikası başlatılmış ve her alanda, bütün Osmanlı tebaası “Osmanlı Vatandaşlığı” bağıyla hem fiilen, hem de hukuken birleştirilmek istenmiştir. Askerlik, vergi, eğitim ve idare kadrolarına gayrimüslimler de kabul edilerek Türklerin yükü hafifletilmek, Hıristiyanlarda da bu vesilelerle sadakat duygusu oluşturmak -bilhassa askerlik vazifesinin vatan hizmeti sayılması- hedeflenmiştir. Ancak bütün bu gelişmelerin yaşandığı yıllarda alınan bu tedbirler, daha eğitimli olan Hıristiyanların işine yaramıştır. Meselenin başka bir ilginç yönü ise, gayrimüslimleri memnun etme, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine karışmasına mâni olma adına atılan bütün bu adımlar, hem Avrupa’yı hem de gayrimüslimleri memnun etmediği gibi, Müslümanların devlet tarafından bir kenara itildikleri duygusuna kapılmalarına ve ciddi tepkiler ortaya koymalarına sebep olmuştur.
Sonuç
 Neticede çok-dinli, çok-uluslu ve çok sayıda farklı kültürün birbirleriyle yan yana yaşadıkları bir toplum yapısına sahip olan Osmanlı Devleti’nde, Müslüman, Hıristiyan ve Musevi topluluklar, Osmanlı millet sisteminde barış içinde bir arada yaşayarak kendi dillerini, dinlerini ve kültürel kimliklerini muhafaza ettiler. Ancak Fransız İhtilâli bütün imparatorlukları kasıp kavurduğu gibi, Osmanlı devleti üzerinde de doğrudan tesir icra etti. Neticede ırka dayalı bir anlayış olan menfi milliyetçilik, kötü bir ur gibi Osmanlı devleti topraklarında da ortaya çıktı. Bundan sonra din esasına dayanan ‘millet sistemi’, bağımsız millî devlet talebinde ırksal milliyetçi hareketler karşısında giderek zayıfladı.
Ne yazık ki, Osmanlı’nın elinin çektirildiği bütün dünya coğrafyasında bugün tam bir kargaşa ve zulüm yaşanmaktadır. Osmanlı’nın âdil ve insan onuruna saygılı idaresi altında varlıklarını devam ettiren gayrimüslim tebaası, devletin birtakım sebeplerle son dönemlerinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve dış mihrakların tahrikleri neticesinde küllenmiş kin ve düşmanlıkları tekrar gündeme getirerek ülkeyi korkunç bunalımlara itti.
Netice olarak koskoca 623 yıllık Osmanlı Tarihinde ömrünün bütün dilimlerinde üzerine düşen vazifeyi her türlü zorluklara rağmen en mükemmel şekilde ve asla sarsılmayan iyi niyetle yapmaya gayret etmiş, denge ve güven sembolü olarak dünyaya; adalet, sevgi, hoşgörü ve insanlık dersleri vermiştir. Bundan dolayı da hâkim olduğu coğrafya da milletler, kardeşlik duyguları ve huzur içinde yaşamışlardır. Bir  Ortadoğu uzmanının belirttiği gibi dünya da köklü ve samimi barış ancak, Osmanlı “millet sistemine” benzer bir sistemle zaman ruhuna ve telakkisine uygun bir şekilde tatbik edilmesiyle yerleşecektir
Aziz Yiğit

YORUMLAR - YORUM YAZ      

Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. Bu yazı için ilk sözü siz söyleyin!

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR
SONDAKİKA HABERLER!
Yazarlar
İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı
05:08 06:47 12:12 14:58 17:16 18:44
Konuk Yazarlar
�smail �evik
Mehmet Kara
Serhad Amedî
Fethullah Zengin
Zeynep G�lery�z
�mer �zda�
Aziz Yi�it
Mahir Y�lmaz
Makale Yarışması
Ay�e Aslan
Yahya S. Y�ld�z
Sena D�ndar
Fasih Memi�
Çok Okunanlar

YORUMCU: AYŞEN Özen
YORUMCU: mardini
YORUMCU: Veysi itmş
YORUMCU: Necmi
Mardin Hava Durumu :
MARDIN
Foto Galeri    Video Galeri    Güncel    Ekonomi    Spor    Eğitim    Siyaset    Yaşam    Sağlık    Dünya    Kültür-Sanat    Bilim-Teknoloji   

İletişim - Künye - Sitene Ekle - RSS Servisi - Bütün Manşetler

Tüm Hakları Saklıdır © 2012 - İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.